Betty’i bu bölümde takdir etmemek mümkün değildi. Don’a iyi ayar vermişti kendisi.

Betty’i bu bölümde takdir etmemek mümkün değildi. Don’a iyi ayar vermişti kendisi.

                                                MAVİ DALGA

Yok arkadaş biz genç olmamışız vallahi de olmamışız yani. Ben bileydim Balıkesir’in böyle rahat memleket olduğunu Manisa diye ağlamaz direk orada yaşardım. Neyse neyse Mavi Dalga festival filmiymiş bir de üzerine en iyi senaryo-kurgu ödülü falan almış hal böyle olunca insan biraz beklentiye giriyor ve her an bir şey olacakmış havasında izliyor filmi ama ben baştan söyleyeyim bir bok olmuyor.

Film bir grup gencin Balıkesir maceraları gibi bir şey bunlar 11. sınıf galiba orasını tam çözemedim. Biz Manisa’da ya dağa çıkardık ya da ufuğa gidip soda içerdik bunlar sevişiyo lan. Neyse bu serzenişlerimi sonraya bırakıyorum. Spoiler verecek olabilirim açıkçası izler misiniz bilmiyorum ama çok da umrumda değil sizin de olmasın bence. Başladığında biraz ümitliydim filmden mevlüt sahnesinde sıkılmış halde oturup sonra evine yürürken havalı bir kız izlenimi yaratmıştı ben de Deniz. Deniz esas kızımız filmde takıldığı bir çocuk var Kaya ama aynı zamanda öğretmenine de aşık. Burası ayrı saçma zaten bir gün kız öğretmenin evine gidiyor sözde kızın bölüm değiştirmek istemesi hakkında konuşacaklar veda sahnesinde adam bunu tutup çekiyor sarılıyorlar falan bir ara öpüşecek gibi olup öpüşmüyorlar. Ben insanları anlamıyorum cidden 11. sınıfta benim de fizik öğretmenime hayranlık duymuşluğum vardı ama ben en fazla gidip adama yapamadığım soruları sorar koyduğu her ek derse girmeye çalışırdım benim olayım buydu. Bunlar nasıl böyle samimi olabiliyor şaştım. Bir de benim arkadaşlarım benimle dalga geçerdi okuldaki fizik hocamız bile geçerdi de bu kızın arkadaşları oturup ciddi ciddi bu durumu tartışıyor falan tuhaf işler.

Sonra bunun öğretmeni nişanlanınca ümidi kesiyor adamdan ve Kaya’ya yürüyor kız. Kaya da fena çocuk değil ne buldu bu sümüklüde anlamıyorum. Kızın morali bozukken bir gün çocuğun evine gidiyorlar (evlere gitmelere doyamadı) konuşuyorlar kahve içiyorlar falan derken Deniz kahveyi döküyor. Lan misafir evde kahve dökmüşsün hayvan bir özür dile toparlamaya çalış falan dimi kız kanepenin üstüne atıyor kendini sonra çocukla öpüşüyorlar derken hop oldu da bitti maşallah. Ertesi günler çocuğun ağzı kulaklarında sürekli bir “Naber Deniz biz seviştik.” bakışları atıyor. Kızın arkadaşları da salak değil tabi kızım ne ayak bak bu çocuk burayı kesip duruyor modundalar. Deniz’in tepkisiyse “Yok bir şey.” Şimdi bizim gruptan biri sevişecek ve o muhabbet konusu olmayacak kıçımla gülerim buna bir ay bunun dedikodusu döner aramızda biri öpüşse bile olay oluyor çünkü bizde. Daha sonra sahile gidip şarkı söyledikleri bölümde arkadaşlarına anlatıyor ama konu öyle çabuk kapanıyor ki yine şaşırıyorum. Gençler siz Balıkesir’de yaşayan bir grup liselisiniz lan bunlar önemli olaylar biraz büyütün. Bizim en büyük ekşınımız kavga çıkarmaktı onda da dayak yiyip dönüyorduk az daha bir hafta da bunu konuştuk. 

Gelgelelim bu filme benden çıkacak yorumda en fazla bu olur. Benim sanatsal kimliğimde bu kadarmış demek ki gençler napalım. 

IMDb 5.7 vermiş

Film için söylenmiş güzel bir söz:

Yetişkinler yetişkinliklerini, çocuklar çocukluklarını, ergenler ergenliklerini, birbirlerine çok da değmeyerek aynı evlerde, okullarda, şehirlerde yaşamaya çalışıyorlar. Yine de bu düzenlemelerin insanlar arası ilişkiler ya da duygular için net sınırlar çizemediği açık.

Unutamıyorum gençler bi önerinizi alırım

Frances: Çıkılamaz

                                           FRANCES HA

image

Dedim madem bu kadar işsizim bu gece o zaman biraz Frances Ha hakkında konuşayım.

Filmi hiçbir beklentiye girmeden hakkında tek bir satır bile okumadan hatta ve hatta siyah beyaz olduğunu bile öğrenmeden izlemeye başladım. Böylesine ansızın izlediğim filmler de genellikle ortalama bir güzelliğe sahip olurlar bu açıdan beni şaşırmadığını da belirtmem gerek.

Pek beklentiye girmeden izlemek gerektiğini düşünüyorum ya da filmden bir mesaj beklememek gerek çünkü parmak bastığı altını çizdiği önemli tek bir nokta bile yok ve bu açıdan biraz boş olduğunu kabul etmek gerek.

Renkli ve canlı filmleri sevdiğim kadar siyah beyaz olanları da severim bu açıdan hiç sıkıntı yaşamadığımı söylemeliyim hatta iyi ki de siyah beyaz.

Bittiğinde lezbiyen bir hayat arkadaşı bulup sonsuza dek mutlu yaşamak isteği de uyandırıyor insanın içinde aklınızda bulunsun ;)

IMDb 7.5 vermiş

image

NOT: Frances’in dansçı olmasına rağmen hantal duruşu ve yürüyüşü de olabilir filme ısınmamı sağlayan

Filme dair okuduğum en güzel yorumlardan biri de bu;

Frances Ha, tüm bu tanımlamaların dışında –iyi ki de öyle. En azından kadınların sıradan yaşamları olabileceği, ille de mücadele etmek zorunda olmadıkları –ya da bazen buna gerek duymadıkları-, oradan oraya savrulabildikleri ve sürekli geleceği planlamanın derdinde olmadıkları gerçeğini gözler önüne seriyor. Evet, biz filmlerde gördüğünüz o (evdeki ve işteki) her işin üstesinden gelen, buna rağmen topuklu ayakkabıları, muhteşem görüntüsü ve üzerindeki tiril tiril kıyafetleriyle iki dirhem bir çekirdek imajı yaratan ve beyaz atlı prensiyle mutluluğa ulaşan süper kadınlar değiliz. Biz, çoğu zaman istediği gibi davranan, her işe yetişemeyebilen, çoraplarıyla da uyuyabilen, dağınık saçlarıyla da yaşayabilen, işle ilgili hırsları olmayan, düz ayakkabılarıyla koşarken düşebilen ve sadece bir erkeğe değil bir kadına da âşık olma ihtimali olan Frances’iz. Özetle, karşımızda –alışılmışın ve beklenenin aksine- mükemmel olmadığını gizlemeyen ve biseksüel ya da lezbiyen olduğunun –sadece- işaretlerini veren bir kadın var

"Bir insanın kendini küçük ve önemsiz hissetmesinin nasıl olduğunu biliyorum.İçinin var olduğunu bilmediğin yerlerinin nasıl acıdığını bilirim.Saçlarını kaç kez kestirirsen kestir,kaç spor salonuna gidersen git,arkadaşlarınla kaç bardak chardonnay içersen iç yine de insan yatmadan önce tüm ayrıntıları gözden geçirip nerede hata yaptığını ya da nasıl yanlış anladığını merak ediyor.Ve o kısacık sürede nasıl o kadar mutlu olabildiğini merak ediyor.Değerini anlayıp geri döneceğine bile inandırıyorsun bazen kendini.Sonrasında ise tüm bunlar ne kadar sürerse sürsün yeni bir yere gidip sana değerli biri olduğunu hissettiren insanlarla tanışıyor ve sonunda kendine geliyorsun.Onca saçmalık,boşa harcadığın yılların yavaş yavaş unutuluyor."
The Holiday (2006)